Edebiyat

Hayatın Karmaşasına Adım Atmadan Önce Mutlaka Okumanız Gereken 18 Kitap

1. Hayvan Çiftliği – George Orwell (1945)

Hayvan Çiftliği - George Orwell (1945)

Hayvan Çiftliği’nin bişileri hayvanlardır. Bir çiftlikte yaşayan hayvanlar, kendilerini sömüren insanlara baldırıp çiftliğin yönetimini ele geçirir. Amaçları daha eşitlikçi bir topluluk oluşturmaktır. Aralarında en akıllı olan domuzlar, kısa sürede önder bir takım oluşturur; ama devrimi de yine onlar yolundan saptırır. Ne yazık ki insanlardan daha baskıcı, daha acımasız bir diktatörlük kurulmuştur artık. George Orwell, bu romanında tarihsel bir gerçeği eleştirmektedir. Romandaki önder domuzun, düpedüz Stalin’i simgelediği açıktır. Diğer kahramanlar gerçek kişileri çağrıştırmasalar da bir diktatörlük ortamında olabilecek kişilerdir.

2. Çavdar Tarlasında Çocuklar – Je David Salinger (1951)

Çavdar Tarlasında Çocuklar - Jerome David Salinger (1951)

Romanda, Holden’in okuldan atılması ile başlayan onun evden uzaklaşması sonucu başına gelenler ile devam ediyor. Daha önce de iki okuldan kovulan kahramanımız bu olay sonucunda ailesi ile yüzleşmemek için evden kaçıyor. Bavullarını alarak tarih öğretmeninin yanına gelen Holden, hocasının tutumundan rahatsız oluyor ve burada fazla uzun süre kalmıyor. Ergenlik çağının getirdiği isyankar tutum ile yetişkinlerin düzenine adeta kafa tutan kahramanımızın bir sonraki durağı öğrenci yurdu oluyor. Fakat buradan da arkadaşları ile tartıştığı için ayrılmak durumunda kalıyor. Evden uzakta geçirdiği bu birkaç günü, otel odalarında ve sokakta geçirirken yaptığı gözlemler ve başına gelenler bize eğlenceli bir dil ile aktarılıyor. Ona tek yardım etmeye çalışan kız kardeşi ile buluşmaları, yolunda gitmeyen  hayatı ve çevresindeki ikiyüzlülüklerden bunalan tavrı bizi bir anda Holden’ın isyanına ortak ediyor.

3. Uğultulu Tepeler – Emily Bronte (1847)

Uğultulu Tepeler - Emily Bronte (1847)

İngiltere’de XIX. yüzyılın ikinci yarısı (Victoria Dönemi) orta sınıfın yükselişini, gösterişli yaşamların moda oluşunu simgeler. Brontë kardeşler, kadının edebiyatla uğraşmasının hoş görülmediği bu yıllarda, önce erkek kimliğiyle şiirler yazmış sonra kendi adlarıyla, klasikler arasında yer alacak üç önemli romana imza atmışlardır. Emily Brontë 1848’de öldüğünde dünya edebiyatının en güzel yapıtlarından birini, ilk ve tek romanı Uğultulu Tepeler’i bırakmıştır ardında. Bu Victoria Dönemi romanı, kimine göre dünyanın gelmiş geçmiş en büyük aşk romanı; kimine göre her okunuşunda değişik tatlar veren çağlar ötesi bir eser ya da insanın içine işleyen bir anlatımla dile getirilmiş uzun bir şiirdir. Ölümünden bir yıl önce bitirdiği Uğultulu Tepeler’deki karakterlerin yalnızca hayal ürünü kişiler olmadığı, Brontë’nin çevresindeki gerçek kişilerden derin izler taşıdığı da bir gerçektir. Sevgi, kin, nefret, intikam, tutku  gibi güçlü duygularla örülü bu gençlik öyküsü, aynı zamanda marazi bir ın hikâyesidir.

4. 1984 – George Orwell (1949)

1984 - George Orwell (1949)

Distopya olarak nitelendirilen George Orwell’ın bu şahane eseri, geçmişin aslında ne kadar da gelecekten izler taşıdığını ortaya koyuyor. 1948’de kaleme aldığı bu eser ile Orwell, günümüz modern dünyasına bir protesto bırakıyor. Her ne kadar kitabında 1984 yılını tasvir etse de kitabın derinliklerinde bugünden izler de bulabilmeniz mümkün. Bu durumda elbette ki George Orwell’ın ileri görüşlülüğü etkili. Sovyet Rusya’ya bir eleştiri niteliğinde olan bu , günümüz siyasetinin baskısı, toplumdaki adaletsizliği, insanların tek tipleştirilmek istenmesi, zihnin kontrolü ve bireyselliğin yok edilmesi gibi kavramlar üzerinde de duruyor. Ütopik olduğu kadar gerçekçi yönlere de yer veren roman, sizi yaşadığınız toplum düzeni içerisinde de düşünmeye davet ediyor.

5. Bülbülü Öldürmek – Harper Lee (1960)

Bülbülü Öldürmek - Harper Lee (1960)

Tüm zamanların en sevilen hikâyelerinden biri olan, kırktan fazla dile çevrilen, Oscar ödüllü bir sinema filmi için temel oluşturan ve yirminci yüzyılın en iyi romanlardan biri seçilen Pulitzer ödüllü Bülbülü Öldürmek, Amerika’nın acımasız bir ön yargı ile zehirlenmiş güneyinde geçen, sürükleyici, yürek burkan ve dikkat çekici bir büyüme hikâyesi. Büyüleyici güzellikler ve vahşi eşitsizlikler dünyasında haksız yere korkunç bir suçla suçlanan bir ‘siyahi’yi savunmak için her şeyi riske atan bir adamın hikâyesi, çocuk kahramanın gözünden anlatılıyor.

6. Fareler ve İnsanlar – John Steinbeck (1937)

Fareler ve İnsanlar - John Steinbeck (1937)

taki olay örgüsü ana karakterler George Milton ile Lennie Small etrafında şekilleniyor. Hayallerini gerçekleştirmek için para biriktirmeye çalışan bu iki arkadaş, aynı zamanda gerçek bir dostluk sini de gözler önüne seriyor. Hüzünlü ve trajik sonu, okuyucuda biraz hayal kırıklığı yaşatsa da geriye, yalnız kalmamak için insanların verdiği tavizleri, dostluğu ve insanların hayallerine ulaşma çabalarını yeni baştan sorgulatacak güzel bir bırakıyor. “Ufak tefek, fakat zeki ve kurnaz” olarak betimlenen George ile zeka olarak biraz daha saf, fakat fiziksel bakımdan daha güçlü olan Lennie’nin arkadaşlığı ve hayallerine ulaşma çabasındaki umudu, içinizi ısıtacak.

7. Frankenstein – Mary Shelley (1817)

Frankenstein - Mary Shelley (1817)

Mary Wollstonecreaft Shelley 1797 Ağustos’unda Londra’da doğan Mary Shelley, filozof William Godwin ile eşi radikal feminist yazar Mary Wollstonecraft’ın tek kızıdır. Annesi doğumdan sonra hemen ölmüş ve Mary, babası ile ikinci eşi tarafından büyütülmüştür. Çocukluğunun büyük bölümünü okuyarak, hikâyeler yazarak ve düşler kurarak geçiren Mary, 1814’de Percy Bysshe Shelley’ye âşık oldu. Evli bir adamla ilişki kurduğu için babası tarafından tepkiyle karşılanan Mary, 1814 yılında kendi üvey kızkardeşi Jane Clairmont ve Shelley ile birlikte kaçtı. Parasızlık onları Londra’ya dönmeye zorlayana kadar kıtayı haftalarca dolaştılar. Ancak Shelley’nin eşi Harriet’in 1816’da ölümüyle evlenebildiler. Frankenstein’ın düşüncesi Mary’ye 1816 yazının yarı uyanık bir kâbusunda geldi. Kocası Mary’yi öyküsünü geliştirmesi için destekledi ve Frankenstein 1818 başlarında yayımlandı. Percy Bysshe Shelley’nin bir deniz kazasında ölmesinin ardından Mary, 1823’de, ölüm tarihi olan 1851 yılına kadar profesyonel yazar olarak yaşamına devam edeceği İngiltere’ye döndü.

8. Sineklerin Tanrısı – William Golding (1954)

Sineklerin Tanrısı - William Golding (1954)

Sineklerin Tanrısı, günümüzde bir atom savaşı sırasında, ıssız bir adaya düşen bir avuç okul çocuğunun, geldikleri dünyanın bütün uygar törelerinden uzaklaşarak, insan yaradılışının temelindeki korkunç bir gerçeği ortaya koymalarını dile getirir. Konusu, R. M. Ballantyne’ın Mercan Adası gibi eşsiz bir mercan adasının cenneti andıran ortamında başlayan bu roman, çağdaş toplumlardaki çöküntünün, insan yaradılışındaki köklerini göz önüne sermek amacıyla Mercan Adası’ndaki duygusal iyimserlikten apayrı bir yönde gelişir.

9. Bir Noel Şarkısı – Charles Dickens (1843)

Bir Noel Şarkısı - Charles Dickens (1843)

“Hah! Şarlatana bak!’ diye yakındı Scrooge. ‘Bana Mutlu Noeller dileyen tüm o aptalları kutsal yapraklarla dolu bir yastığa oturtmalı ya da Noel tatlılarına katıp kaynatmalı! Mutlu Noel’ini de al git buradan!’” Yaşlı ve pinti bir adam olan Ebenezer Scrooge, Noel’den nefret etmektedir. Onun kadar bencil, katı yürekli ve fena hâlde yalnız birinin değişmesi mümkün mü? Zavallı Scrooge, korkunç bir gecede dört hayalet tarafından ziyaret ediliyor. Peki hayaletler neden ona geçmişini gösteriyorlar? Neden Noel’de eğlenen insanları izletiyorlar? Bir çocuğun ve yaşlı bir cimrinin ölümünü niçin gösteriyorlar?

Bu çok sevilen Noel öyküsünü okurken zaman zaman gülüp zaman zaman ağlayabilirsiniz. Sonunda Scrooge, Noel’in bir “şarlatanlık” olduğunu düşünmeye devam mı edecek yoksa herkese “Mutlu Noeller” dilemeyi öğrenecek mi?

10.  ve Gurur – Jane Austen

Aşk ve Gurur - Jane Austen

 ve Gurur aile mülkiyetinden kaynaklanan baskıların ve geleneksel sosyal düzenin ağırlığının ön planda olduğu bir hikâyedir. İlk bakışta bunu aşmayı başarmış gibi görünen Darcy ile Elizabeth adlı karakterler toplumsal gerçeklerden kaçma girişiminde bulunurlar… İngiltere’de sınıflar arasındaki ilişkiler sorununun, topluma uygulanan sosyal baskının ve ifade özgürlüğünün sınırlanmaya devam ettiğinin vurgulandığı dönemi anlatan  ve Gurur’un odak konusu Darcy ile Elizabeth arasındaki ilişkidir. Ve hiç kimse bu ilişkinin sosyal ve toplumsal açıdan imkânsızlığı konusunda Leydi Catherine de Bourgh’tan daha güçlü bir fikre sahip değildir: “Kızımla yeğenim birbirleri için yaratılmışlardır. İkisi de gerek anne gerekse baba tarafından aynı köklü ve asil soydan geliyorlar. İkisinin de şerefli ve adı sanı belli aileleri var. İki taraf da son derece varlıklı. Ve aileleri onları birbirlerine bu kadar yakıştırıp birleştirmek isterken, onları kim ayırıyor?”

11. Jane Eyre – Charlotte Bronte (1847)

Jane Eyre - Charlotte Bronte (1847)

On yaşında öksüz kalan Jane Eyre, kendisini hiçbir zaman sevmeyen, ancak kocasının vasiyeti üzerine bakımını üstlenen yengesiyle zor bir yaşam sürmektedir. Gönderildiği katı kuralları olan yatılı okulda (aslında Charlotte Brontë’nin bir yılını geçirdiği Lancashire’daki okuldur) kötü günler geçirir. Ancak Jane Eyre, Charlotte Brontë kadar şanslı değildir; okulda on yıl kalır ve öğretmen olarak mezun olur. Edward Rochester’ın malikânesinde mürebbiye olarak iş bulur. Evin gizemli efendisi Rochester’e âşık olur; ancak onu hayal bile edemeyeceği zorluklar ve acılar beklemektedir…

12. Kuyucaklı Yusuf – Sabahattin Ali (1937)

Kuyucaklı Yusuf - Sabahattin Ali (1937)

Kuyucaklı Yusuf konusu itibariyle ailesinin katledilmesiyle sahipsiz kalan dokuz yaşındaki Yusuf’un olayı soruşturmak için Kuyucak’a gelen Nazilli Kaymakamı Selahattin Bey tarafından evlatlık alınması ve çocuğun daha sonraki hayatı anlatılmaktadır. Edebiyat eleştirmenlerine göre Yusuf karakteri, köyden şehre göç edip şehir hayatına uyum sağlayamayan insan tipinin habercisi olarak değerlendirilmektedir.

13. Cesur Yeni Dünya – Aldous Huxley (1932)

Cesur Yeni Dünya - Aldous Huxley (1932)

“Cesur Yeni Dünya” bizi “Ford’dan sonra 632 yılına” götürür. Bu dünyanın cesur insanları kapısında “Cemaat, Özdeşlik, İstikrar” yazan Londra Merkez Kuluçka ve Şartlandırma Merkezi’nde üretilirler. Kadınların döllenmesi yasak ve ayıp olduğu için, “annelik’ ve ‘babalık’ pornografik birer kavram olarak görülür Toplumsal istikrarın temel güvencesi olan şartlandırma hipnopedya -uykuda eğitim- ile sağlanır. Hipnopedya sayesinde herkes mutludur; herkes çalışır ve herkes eğlenir. “Herkes herkes içindir.” “Cesur Yeni Dünya”nın önemi yalnızca ardılları için bir standart oluşturması ve karamsar bir gelecek tasarımının güçlü betimlemesiyle değil, aynı zamanda ‘birey yok edilse de süren macerasının’ sağlam bir üslupta anlatılmasıyla da ilgili. Huxley, yapıtını ütopya geleneğinin kuru anlatımının dışına çıkarıp ‘iyi edebiyat’ kategorisine yükseltiyor.

14. Puslu Kıtalar Atlası – İhsan Oktay Anar (1995)

Puslu Kıtalar Atlası - İhsan Oktay Anar (1995)

Karanlığın, yılankavi sokakların, demkeşlerin, paranın hüküm sürdüğü Galata’nın, karın deşip boğaz kesen, husye burup göz çıkartan hikâyelerin, zagon üzerine öttürenlerin, bahtsızların, yolcuların, rüya görenlerin, maceracıların şehrindeyiz. Uzun İhsan Efendi’nin yedi iklimde, dört bucakta, yeraltında ve yer üstünde gezinen dünya atlasında…

15. Dünya Şampiyonu – Danny Roald Dahl (1975)

Dünya Şampiyonu - Danny Roald Dahl (1975)

Babasıyla karavanda yaşayan Danny, bir çocuğun sahip olabileceği en harika ve en heyecan verici babaya sahip olduğunu düşünür. Ama bir gün babasının bir sırrı olduğunu öğrenir. Babası kaçak avcıdır. Gecenin karanlığında Hazell Ormanı’na giderek zorba Victor Hazell’in sülünlerini avlamaktadır. Bay Hazell mevsimin en büyük av partisine ev sahipliği yapmak üzere hazırlanadursun, Danny ve babası sülünlerin hepsini avlamak üzere bir plan hazırlar. Bu çok tehlikeli planı gerçekleştirirken yaşayacakları heyecan dolu serüvene siz de ortak olacaksınız. Baba-oğul arasındaki sıcak ilişkiyi anlatması, Roald Dahl’ın çok sevdiği kırsal bölgeyi gerçekçi bir şekilde resmetmesinin yanı sıra Dünya Şampiyonu Danny’nin, Dahl hayranları için özel bir yeri daha var: Babasının Danny’ye anlattığı hikâyede, daha sonra ayrı bir  olarak yayınlanan Koca Sevimli Dev’le ilk kez tanışırız.

16.  Serisi – J. R. R. Tolkien (1954)

Yüzüklerin Efendisi Serisi - J. R. R. Tolkien (1954)

Dünya ikiye bölünmüştür, denir Tolkien’ın yapıtı söz konusu olduğunda: ’ni okumuş olanlar ve okuyacak olanlar. 1997 ile birlikte, çok sayıda li okur da “okumuş olanlar” safına geçme fırsatı buldu.
yirminci yüzyılın en çok okunan yüz kitabı arasında en başta geliyor; bilimkurgu, fantezi, polisiye, best-seller ya da ana akım demeden, tüm edebiyat türleri arasında tartışmasız bir önderliğe sahip. Bir açıdan bakarsanız bir fantezi romanı, ba bir açıdan baktığınızda, insanlık durumu, sorumluluk, iktidar ve savaş üzerine bir roman. Bir yolculuk, bir büyüme öyküsü; fedakarlık ve dostluk üzerine, hırs ve ihanet üzerine bir roman.

17. Kuşların Şarkısı – Sebastian Faulks (2003)

Kuşların Şarkısı - Sebastian Faulks (2003)

Birinci Dünya Savaşı da, bütün savaşlar gibi çok acımasız ve yıkıcı olmanın ötesinde insan mantığına ve doğasına aykırıydı. Ne için savaştıklarını hiç anlayamayan insancıklar, dehşet içinde dövüştüler, yaralanıp sakat kaldılar, öldüler veya değişip bozuldular ve bir daha asla eski benliklerini bulamadılar. Yıllarca siperlerde sürüklenirken, ruhlarındaki tüm renkler uçup gitti, ancak insan olmak öyle bir şeydi ki, hayat bazen sadece bir kanaryanın cıvıltısından ve korkuyla atan yüreğinden ibaret olabiliyordu…

18. Dokuzuncu Hariciye Koğuşu – Peyami Safa (1930)

Dokuzuncu Hariciye Koğuşu - Peyami Safa (1930)

Peyami Safa’nın şaheserlerinden Dokuzuncu Hariciye Koğuşu, Türk edebiyatında “insan ruhunun derinliklerinde ve labi­rentlerinde dolaşan ilk roman” olması ve hasta bir insanı ve onun psikolojisini ele alması bakımından önemli bir yere sahiptir. Birçok araştırmacı ve yazar tarafından Türk edebiyatında bir ilk kabul edilen Dokuzuncu Hariciye Koğuşu, Tanpınar dediği gibi, “acının ve ıstırabın yegâne kitabı” olarak hem kemiyet hem de keyfiyet bakımından ba hiçbir eser olmasa da Türk romanının var olduğuna delil gösterilebilecek kudrette bir eserdir. Romanın genç kahramanı, ayağındaki rahatsızlıktan kurtulabilmek için sayısız doktora görünür ve en nihayetinde havadar bir ortamda, stresten uzak bir istirahat dönemi geçirmesi gerektiğine ikna edilir. Ancak, gerek akrabaları olan bir Paşa’nın Erenköyü’ndeki köşkünde misafir kaldığı dönemde, gerekse kendi evi ve hastaneye gidiş gelişlerinde şuurunu adeta bir facia atmosferinde yoğurur. Peyami Safa’nın çocukluk ve gençlik dönemlerinden fazlasıyla izler taşıyan roman, hem umudu ve umutsuzluğu, hem de sevinci ve felaketi aynı sayfalara sığdırabilmiş olması bakımından insanın eşsiz bir tarifini sunuyor.

Yorum ekle

Yorum göndermek için buraya tıklayın